İnsanlık var olduğu günden itibaren sürekli bir arayışın içinde, ilkel çağlardan bu yana
insan hayati ihtiyaçlarını giderebilmenin yanı sıra birbirine zarar vermeden ve bir düzen
içinde yaşayabilme gayesini gütmüştür. İşte tam bu arayışın sonucu olarak da devlet kavramı ortaya çıkmış ve kalabalık insan topluluklarının düzenli bir şekilde bir arada yaşaması amaçlanmıştır. Elbette devlet kavramının ilk kez ortaya çıktığı yıllar ile günümüz devlet anlayışı arasında kıyas bile kabul edilemeyecek farklar mevcut. Demokrasi ve cumhuriyet kavramının temelleri her ne kadar Antik Yunan dönemi filozofu Platon‘a kadar dayanmakta olsa da ancak Antik Yunan dönemi anlayışı ile içinde bulunduğumuz dönemin anlayışı birbirinden oldukça farklı.


Peki modern dünyanın oluşumuyla birlikte modern çağın devlet anlayışı ne zaman ortaya çıktı? Bu sorunun cevabı için çok uzak geçmişin incelenmesine gerek yok. Günümüzden yalnızca 250-300 yıl kadar geriye gittiğimizde dünyanın yeni kıtası olarak bilinen Amerika’da (günümüzde Amerika Birleşik Devletleri), modern devlet anlayışının ilk temelleri atıldı. Amerika kıtasında yeni bir yönetim biçiminin ortaya çıkması yalnızca siyasi literatüre cumhuriyet kavramını kazandırmakla kalmadı, bu olay kısa süre içerisinde dünya üzerinde yeni bir çağın başlamasına vesile oldu. Peki bu siyasi değişimin Amerika kıtasında başlaması bir tesadüf mü? Elbette hayır!!


Günümüzde ABD olarak adlandırdığımız bu kıta devletin kurulmasından yaklaşık 350 yıl
önce Avrupa’da başlayan sömürgecilik hareketinden en yoğun etkilenen bölgelerden biri. İspanya, İngiltere ve Fransa gibi birçok ülke tarafından kolonize edilen bu kıta kısa süre içerisinde kozmopolit bir yapıya bürünmüştür. Ancak Amerikan yerlilerinin uğradıkları soykırım, ağır çalışma şartları ve günümüzde ağır suç teşkil edecek insan hakları ihlalleri sebebiyle 150 yıl içerisinde kıtada yaşayan bazı topluluklarda huzursuzluklar meydana gelmiş ve yaşanan bu huzursuzluklar 18.yy’da gerçekleşecek Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın temellerini olmuştur. Uzun yıllar Avrupa kolonisi altında yaşayan bu kıta 18.yy’ın ikinci yarısında yaşanan Yedi Yıl Savaşları‘ndan sonra (1756-1763) büyük ayaklanmaya sahne oldu. Britanya İmparatorluğunun savaş döneminde yapılan masrafları karşılayabilme adına Amerika kıtasında bulunan kolonilerde uyguladığı aşırı vergi artışı bölgede yaşayan yerli halk için bardağı taşıran son damla olmuştur. İngiliz sömürgeciliğine karşı yaşanan ilk önemli başkaldırı dönemin en önemli liman şehirlerinden biri olan Boston’da gerçekleşmiş ve bu olay tarih literatürüne Boston Tea Party (Boston Çay Partisi) olarak geçmiştir.


Boston şehrinde başlayan ayaklanma kısa süre içinde Amerika kıtasında bulunan İngiliz
kolonilerinde de etkisini gösterdi ve 1776 yılında Amerikan Bağımsızlık Savaşı başladı. Aynı yılın 4 Temmuz’unda Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi yayınlandı ve Amerika Birleşik
Devletleri resmen kurulmuş oldu.
Savaş süresince yorgun bir İngiltere ile savaşan ve diğer Avrupalı müttefiklerin desteğini alan Amerikan Birlikleri yaklaşık altı yıl içerisinde kıtanın büyük bir kısmını ele geçirdi. Savaşın bitiminden kısa bir süre sonra Amerikan anayasası hazırlandı ve modern dünyanın temellerinin atıldığı antlaşma olarak adlandırılan Paris Antlaşması ile İngiltere, ABD’nin bağımsızlığını resmen tanımış oldu. Bundan sonraki yüzyıl içerisinde büyük bir iç savaş yaşayan bu ülke 1900’lü yılların başında günümüz sınırlarına ulaştı. Amerikan anayasası yeni kurulmuş olan devletin federal anayasal bir cumhuriyet olduğunu tasvir ederken dünya 1215’te yayınlanan Magna Carta antlaşmasının fiili halini ilk kez görüyor ve yeni bir yönetim biçimiyle tanışmış oluyordu. Amerikan bağımsızlığı 1900’lü yılların ortalarına kadar yaşanacak çok büyük değişimlerin temeli olmuştur.


Avrupa kıtasından yaklaşık 5.000 kilometre uzakta olan Amerika’da bir dönüşüm
yaşanırken bu durumun Avrupa üzerindeki yankıları Amerika kıtasında yaşananlara nazaran çok daha sert ve kanlı olmuştur. Avrupa gibi daha geleneksel bir kıtada bu tür etkilerin daha sert yaşanması elbette beklenebilecek bir durum. Peki bu durumun etkileri neden Fransa’da yaşandı? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki Fransa komşuları ve rakiplerinden farklı olarak daha kozmopolit ve farklı siyasi görüşlerin yoğun olduğu bir ülkedir. Tüm bunların yanında monarşi, burjuva ve seçkin sınıfın güçlü olduğu bir yapıya sahiptir. Özellikle Yedi Yıl savaşlarından sonra yaşanan ekonomik darboğaz, sonu gelmeyen saray harcamaları ve halkın içine düştüğü maddi manevi sıkıntılar Amerika kıtasında yaşanan dönüşümden çok daha büyük ve etkili oldu. 14 Temmuz 1789 sabahı başkent Paris’te büyük bir ayaklanma başladı. Amerikan devriminin aksine isyancıların karşısında merkezi ve güçlü bir ordu yapısının bulunması çok daha kanlı çatışmaların yaşanmasına sebep oldu.

Sonuç olarak; Dünya modern devlet anlayışının temelini her ne kadar Amerikan bağımsızlığı olarak bilsek de Fransa’da yaşanan olaylar çok daha küresel bir etkiye sahip olmuş ve kısa süre içerisinde yayılarak güçlü monarşileri tehdit eder duruma gelmiştir. Bu ayaklanma ile ilk kez insan hakları ve yurttaşlık kavramları ortaya çıkmış ve ulus devlet anlayışı güçlenerek etnik yapısı heterojen olan imparatorlukların sonunu hazırlamıştır.

19.yüzyıl boyunca birçok devlet Fransız devrimini etkilerini yoğun bir biçimde hissetmiş ve bu etki neticesinde dünya I. Dünya Savaşı sonucunda bugünküne yakın bir düzene sahip olmuştur.

Kaynakça

  • Alexis De TOQVILLE-Amerika’da Demokrasi-I
  • Alexis De TOQVILLE-Amerika’da Demokrasi-II
  • Alan NEVINS, Henry Stelle COMMAGER- ABD Tarihi
  • Eric HAZAN-Fransız Devrimi Tarihi
  • Eric J. HOBSBAWN-Fransız Devrimine Bakış
0 Shares:
2 yorum
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bunlar da hoşunuza gidebilir