FLU

“Ruhumun yorgun sesi pek gür çıkıyor. Engel olamıyorum. Çekilesi bir hâl değil bu. Devamlı bir öteleniş, sürekli bir kargaşa. Dillerde günbegün biriken ve yerli yersiz zuhur eden binbir çeşit sövgü. Bunlara kulağı artık sağır kesilmiş milyon tane insan. Ve yine, her şeye rağmen kendini sürüklemekten geri durmayan hayat, biraz olsun aldırış etmeden etrafındaki seslere…”

    Defterini yerleştirir yerleştirmez çantasını sol koluna takıp seri adımlarla evinden çıktı. Merdivenlerden inerken bir yandan da saatine bakıyordu. Evet, yine geç kalmıştı; tam şu anda orda olması gerekiyordu. Apartman kapısını araladığında onu kasvetli bir hava karşıladı. “Yağmur yağacak muhtemelen. Benimse ne üstüm sağlam ne de şemsiyem var yanımda.” Tekrar yukarı çıkıp üzerine bir şeyler almakla kaybedecek vakti yoktu. Bu ve benzeri düşünceler aklını kurcalasa da görünüşte emin adımlarla yoluna devam ediyordu.

    “Minibüs yine tıklım tıklım. Boğucu bir hava ve ancak zoraki birkaç kelimenin bozabildiği o derin sessizlik. Visale bir vasıta olmaktan çok sabrım için küçük bir imtihandı sanki bu yolculuk…”

    Minibüsteki kalabalığın netice verdiği anlamsız yakınlık, insanların yüzlerinde beliren -normal şartlarda- garipsenecek tarzda bir ciddiyetle perdeleniyordu. “Sahi, neden mecbur bırakmıştı bu kadar insan kendini bu anlamsız yakınlığa? Hadi onları geçelim, ben neden bırakmıştım? Bu ciddiyeti takınmanın lüzumu neydi?” Belki rutin bir zorundalık. Belki değil. “Neyse ki 2-3 durak sonra inecek birçoğu.” Hep böyle olur, değil mi? Ruhumuzun yükü de böyle bir durakta dökülüverir ansızın. Başta garipsenir. Halbuki; yenileri, hep yenileri onların yerlerine kurulmayı bekliyordur hazırda. Bu bilinmez…

    Nihayet kendine oturacak bir yer bulabildi. Cam kenarındaki koltuğa yayıldı çabucak. Dur durak bilmeyen bu koşuşturmacanın içinde dinlenmeye de fırsat bulamıyordu epeydir. Oturur oturmaz bacaklarını inceden inceye bir uyuşukluk kapladı. Bir mesaj düştü sonra telefonun ekranına: Bir insanın yorgunluğuna nasıl ortak olunur? Bir süre gözlerini kısarak ekrana baktı. Ardından puslu bakışlarını tekrar arabaların hızla ilerlediği yola çevirdi.

    “Bir insanın yorgunluğuna nasıl ortak olunur? Güzel soru. Düşünüyorum… Ortaklık belki gerçekçi değil. Ama küçük de olsa bir pay almanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bu illa görünürde bir yardımı gerektirmez. Mesela bir işle meşgulken dinlediğimiz müzikleri düşünelim; az da olsa siner üzerlerine o anın hisleri. Böylece bir nebze de olsa hissedâr olurlar yorgunluğumuza. Dinlediğimiz şeylerin -ortada bir şey yokmuş gibi görünmesine rağmen- bizi ansızın hüzünlendirebilmesi yahut içimizde bir kıpırtıyı tetiklemesi de bundandır. Ve tüm duygular için geçerli bir durumdur bu. Ortaklık mümkün değil evet, bu doğru. Yine de paydaş olunabilir birbirimizin yorgunluğuna. Nasılı herkese göre değişir. Mesela karşımda duran bir meşgaleye karşı mânen yalnız olmadığımı bilmem yeterlidir benim için. Görünüşte bir birliktelik içinde olmamsa hiçbir zaman yalnız olmadığımın kanıtı değil.”

    “Zihnimin derinliklerinde bir küçük kılçık… Aklımı ondan kurtarmalıyım.” Dakik bir memur edasıyla saatini kontrol etti ve ardından derin bir iç çekti: “23 dakikadır yoldayım, 23 dakikadır geç kalıyorum. Bugün de olmam gereken yere vaktinde varamadım.” Arayan soran da yoktu artık. Bu iyi bir haber miydi yoksa onu bekleyen küçük çaplı bir fırtınanın habercisi mi, bilmiyordu.Minibüsteki sıcaklığın iyice artmasıyla mayışmaya başlamıştı. Sanki içinde, şimdiye dek kendisine bitmek bilmiyor gibi gelen bu yolculuğa karşı yersiz bir ısınma peydah olmuştu. Uzun bir süre daha huysuzlanmadan bu yolculuğa devam edebilirmiş gibi bir his. Başları çekilmez gelen bu yolculuk, onun için güzel bir dinlenceye dönüşmüştü çoktan.

    Yağmur başladı. Önce birkaç damla değdi minibüsün camına. Sonra şiddetlendi yağış. Damlalar düşleriyle beraber birer ikişer yuvarlanmaya başladı camdan aşağı. Görüntü bulanıklaştı. Damlalara odaklandı. Odaklanarak süzülüşlerine engel olabilecekmiş gibi uzun uzun baktı cama yapışan su kürelerine. Biri kayınca ötekine. Öteki kayınca berikine. Olamadı. Bir süre daha ruhunun yorgun sesini dinledi. Susmaya niyeti yoktu, bu belliydi haykırışlarından. Ne var ki sesinin o bilindik sitemli tonu artık dokunmuyordu yüreğine. Hatta sol tarafı cama yaslı suratında, çocukluğunda dinlediği masallardan birini dinliyormuşçasına huzurlu bir ifade vardı. Göz kapaklarına feci bir ağırlık çökmüştü zaten. Art arda birkaç kez esnedi. Kafasındaki tüm sesler sanki bir bir çekiliyordu yuvalarına. Önündeki manzara gitgide daha fazla bulanıyordu. Yüzündeki hafif tebessüme ve üzerindeki rahatlığa bakılırsa uzun süredir böyle bir hâli arzulamış gibiydi. Uzağında olmayı istediği her şey bir karaltıya dönüşüyordu ki tam, kısık ama dinç bir sesle irkildi:

     “–Son Durak!..”

Benzer Gönderiler

Yorumlar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Reklam

İnstagram

Popüler Gönderiler

Üniversite Tercihinin Kariyerinize Etkisi

Üniversiteye gittiğiniz okulun kişisel ve profesyonel yaşamınız üzerinde kalıcı bir etkisi olacaktır.Ayrıca üniversitenizin itibarının kariyerinizi iyi yönde etkileyeceği herkes tarafından bilinen bir...

EKİP LİDERLİĞİ

     Liderlik sözcüğünü halk ağzında düşündüğümüzde aslında ne kadar da havalı bir isim öyle değil mi? ‘’Lider, liderim…’’...

İLETİŞİMDE DOĞRU DÜŞÜNCE KENDİNİ BELLİ EDEN BİR ANAHTARDIR

ÖZET Herkes tarafından bilinmektedir ki; iletişim hayatımızın olmazsa olmaz tamamlayıcılarından biridir. İletişimin genel iki hattından söz etmek gerekirse; ilki...